‘Karlar düşer, düşer düşer’ yürürüz…

Meteorolojiyi yakından takip ederek aldığımız duyumlarla bir kar yürüyüşü için sabahın kör karanlığında ve ayazında yollara düşüyorum yine. Karaköy’den Kadıköy’e geçip arkadaşlarımla buluşacağım ve hep birlikte beyaz düşle kavuşacağız. Her zamanki gibi uykusuzum. Vapurda uyumuşum; bir ara kafamı kaldırdım ki köprünün ışıkları bir görünüp bir kayboluyor. Meğer lodos varmış ve biz fındık kabuğu misali bata çıka Kadıköy’e varmaya çalışıyormuşuz. Ömrümde böyle çalkalanmadım. Rötarlı da olsa karaya varıyoruz; bekleyen araca koşmak zorunda olmasam yerleri öpeceğim. O derece…

Kendimi karlara atıyorum…

En sonunda hâlâ aydınlanmamış sabahta, İstanbul’daki yürüyüş grubundan tanıştığım beş maceraperestle bir araya geliyoruz. Kocaeli’ndeki Yürükler41 grubuna katılacağız. Onlar tam 28 kişi. Tepecik-Kayaüstü rotasını yürüyeceğiz. Dile kolay, 14 kilometrelik bir parkur. İzmit’e bağlı bir köy Tepecik. Buraya Yuvacık Barajı’nın sağından geçip solundan çıkacak, kara doyacağız.
Grupla buluşup kısa bir tanışma faslından sonra hemen yürüyüşe başlıyoruz. Bense kendimi ilk kara, tabelaların arasına atıveriyorum. Yuvarlanmaya geldim sonuçta… Uzunca bir süre yoldan yürüyoruz. Etraf bembeyaz kara teslim; manzara muhteşem. Durmadan yokuş tırmanıyoruz. Bu sebepten ter içinde kalıyorum. Yoldan yürümek istemiyorum. Bol kara girmek, o saf beyazlıkta ayaklarımın altında kütür kütür karın sesini duymak istiyorum. Bizim küçük gruptan bir kişi benimle aynı fikirde değil. Ona kalsa o an dönmeliyiz.

Burunlar kızardı, eller dondu

Neyse ki Yürükler41 rehberi ormana dalıyor. Canım rehber ne de iyi ediyor. Bir hayli yürüdükten sonra bir manzara noktasından vadiyi ve dağları izliyoruz. Biraz uca gidince hemen beni durduruyorlar. Halbuki bastığım yeri kontrol ediyorum. “Hadi onların dediği olsun” diye geri çekilince de bu kez onlar ‘tehlikeli’ yerde fotoğraf çektirme yarışına giriyor. İlk ben düşünmüşken bir ben çektiremiyorum! Olur mu! Poz poz o rüzgârlı tepenin hakkını veriyoruz ama ne esiyor! Terli sırtlarımız buz kesiyor, burunlar kızarıyor, ellerimiz donuyor ama pilavdan dönenin kaşığı kırılsın.
Son kişi de yani ben de fotoğraf çekmeyi bitirip ekibe katılınca geldiğimiz yerden tekrar dönüyoruz. E tabii ki sırada ‘karda sucuk ekmek’ var. Kaç kilometredir sırt çantalarımızda sucuk, tava ve ocak taşıyoruz. Günler öncesinden arkadaşlarla aramızda “Sen ocak getir, ben ocak başı getireyim, bir tane tava var” muhabbetleri boşuna dönmedi. E acıktık; kaç kilometre tırmandık. Zaten nedense her kar yağdığında koşa koşa bir sucuk ekmek yeme telaşım olur ve nedense öyle lezzetli gelir ki… Kar yürüyüşünün hakkını işte şimdi veriyoruz; karda sucuk-ekmek ritüelini ilk kim düşündüyse helal olsun.

Biz sucuk ekmek derdine düşmüşken hafiften başlayan kar, tipiye dönüşüyor. E tabii hızlıca toparlanıp yola düşme zamanı. Ben ormandan yine yola çıkmış olmaktan dolayı içten içe mızmızlanıyorum ki hop, rehber yine ormana sapıveriyor. “Helal hocammm” diye alkışlıyorum. Yürükler41 yağan yeni karda kütür kütür tek sıra halinde ormanda ilerliyor. Biri güzel sesiyle inceden inceye Karadeniz türküleri söylüyor. Dünya siyah ve beyaz. Ben ara ara kendimi yandaki karlara atıyorum. Boyuma uygun bir ağaç bulduğumda altına girip, dalları sallayıp karlara bulanıyorum.
Tam bir mutluluk.

Sırayla iz açıyoruz. Kar yürüyüşlerinde en öndeki kişi yeni yağan karda iz açar ki arka-
dakiler rahat yürüsün. Zor olduğu için de genelde erkekler yapar ama ben çok severim iz açmayı. Hele ki artık yokuş aşağı inişe geçmişsek en ön benimdir. Tırmanmayı sevmem ama inişlerde üstüme tanımam. Dize kadar gelen karlara ilk basan kişi olmayı da kaçıramam, değil mi?

Poşetle de kayarım

İz açarak inerken bir taraftan da doğru rotada ilerlemeliyim. Ağaçlardaki işaretleri takip ediyorum. Aşağıda göğe yükselen bir su var; bir sıcak su kaynağı olabilir mi? Ekibi bırakıp yakınına kadar gidiyorum, kaynak değil, bir su borusu patlamış, sular fışkırıp donmuş. Tam bir sanat eseri. Fotoğraflar çekip tekrar yürüyüş yoluna dönüyorum ki arkadaşlar yolumuzu basa basa buza dönüştürmüş.

Yokuş aşağı olduğuna göre elbette kaymalıyım. Çantamdan bu iş için getirdiğim poşeti çıkarıp kayıyor, ha bire devrilip karlara savruluyorum, kahkahalarım ormanı çınlatıyor.

Bir ara arkamı döndüğümde ormana girmek istemeyen ve dönmek isteyen o arkadaşla göz göze geliyorum. Meğer yokuş aşağı yürürken neredeyse 10 kez düşmüş; orada olmaktan nefret ediyor ve benim bu kadar eğlenmeme sinir oluyor. 1 saniyeliğine ‘empati yapıp’ kar eğlenceme dönüyorum.
Ormandan çıkıp da köye doğru yürümeye başlayınca ortam birden Nuri Bilge Ceylan filmlerinden bir sahneye dönüşüyor. Öyle güzel fotoğraflar çekiyoruz ki…

Ağaçları silkeleyip kar yağdırdım.

Aracımıza varıyoruz, tepeden tırnağa sırılsıklamım. Aslında ne su geçirmez pantolonun suçu ne de botun. Karlarda yuvarlanırken belim açılmış ve kar oradan girmiş. Huyumu biliyorum ki yedek kıyafetler çantamda. O soğukta köyün cami tuvaletinde üst değiştirmek zorunda kalmak biraz can yaksa da onunla da eğleniyorum. Çünkü hiçbir şey sonsuza kadar sürmüyor. Üşümek de giyininceye kadar… Böyle karlı maceralarda hiç hasta olmadım. Ben evde ve şehirde hasta oluyorum. Bu muhteşem dağ havası insanı hasta etmiyor. Böyle yürüyüşlerde iyi ekipmanınız yoksa, kondisyonunuz düşükse ve başınıza gelen şeylere gülmek yerine dövünen ve şikâyet eden bir yapınız varsa benim bu kadar eğlendiğim yerden siz -arkadaşım gibi- nefret edebilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

xxx